HAYDİ YÖRÜKLER




            Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi” romanında anlattığı gibi, Yörük kültürünü benimsemiş, en son aşiretleri 100-150 yıl önce devlet zoruyla yerleşik yaşama geçmiş bir toplumun, 21. Yüzyılda bu kadar şaşkın, ve yoz bir bataklığa düşmesi olağan mı, diye düşünmeden edemiyor insan.
            Yörük olmak kötü bir şey değil, doğa, toplumsal, coğrafi ve ekonomik şartların sonucu ortaya çıkan bir yaşam biçimi. Kendi sistematiği içinde coğrafi ve doğa şartlarına bağlı bir yaşam biçimi olduğu için kendi toplumsal disiplinin olması da çok doğal.
            İşte böyle bir toplum, M. Kemal Atatürk önderliğinde yıllardır Anadolu bozkırına hapsedilmiş, fakir, fukara bir yaşamdan çağdaş bir yaşama geçirilmek istendi ve bir Cumhuriyet devrimine, aydınlanma ve aklın yol gösterici olduğu bir yaşam biçimine yönlendirildi. Eski, hurafelere dayanan, ilkel ve çağın gerisinde kalmış yaşam şekliyle son belliydi, tarihten silinmek… M. Kemal gibi çağı anlamış bir başka Yörük bu yok oluşu durdurdu.

            Anadolu halkı açtı; o yüzden bize plan değil pilav lazım diyen siyaset dalkavukları tarafından kandırıldı.
            İşte bu halk, midesi iki lokma, kıçını örtecek iki parça bezi bulunca, yüzme bilmemesine rağmen deniz kıyılarında ev sahibi olmaya, şehir varoşlarına beton ucubeler dikmeye başladı. Üstelik bu maskara yapıları, eskiden dere yataklarına kurmadıkları çadırların tersine, dere yataklarına bile yapmaya başladılar. Onu bu yola sevk eden de hep kendisine benzettiği çapsız siyasiler oldu. Doğa her seferinde bu yapıları kendi bildiği yoldan halleti. Ama bizimki yine ders almadı, alamazdı, çünkü beyni ve dünya algısı ‘kader, dine, imana ilişkin safsatalarla doldurulmuştu. Öyle ki, 1999 büyük depreminde bile, Japonya’da daha büyük depremler olmasına rağmen, onların yapılarının neden yıkılmadığını, kendininkilerin kumdan kuleler gibi göçtüğünü sorgulayamadı..
            Çadırdan çıkınca, kendisine gösterilen beton yapıları modernizmin ulaştığı zirve sanıp, bunları boş gördüğü her yere dikmeyi marifet saydı. Öylesine kör cahil bırakılmıştı ki, çevresine bakıp, atalarının yarattığı uygarlık ürünü yapıları görüp, ben ne halt ediyorum bile diyemedi. Kafa betonu aşamayınca, kafanın içi betonlaştı, örümcek bağladı.
            Bunun sorumlusu halk değildi, ama halkın sorumluluğu da en azından onu eğitmeyenler, bilinçlendirmeyenler kadardır.
            Burada asıl sorumlular bence şöyle:
            Yurt dışı göreve gidip, kese doldurma peşinde, Dünyayı ve Cumhuriyet devrimini anlayamamış veya işine gelmediği için anlamamazlığa vurmuş NATO’cu general tayfası,
            Cumhuriyet sayesinde palazlanmış ve yaratılmış ama Cumhuriyet bilincine ulaşamamış burjuva olamamış, besleme sanayi ve ticaret tayfası,
            Millete yol gösterecek yerde, kendi günlük ve kişisel çıkarları için onun zayıf yanlarını devamlı sömürmüş, ‘bize plan değil, pilav lazım’ diyen, elinden bir iş gelmediği için siyaseti meslek edinmiş, asalak siyasetçi tayfası.
Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti öldün; Türk milleti, öleceksin!
Yukarıdaki sözler yüzlerce yıl önce, 8. yüzyılda, Orhun Abidelerinde yazılı, Bilge Kağan’ın bir öğüdüdür. 1300 yıllık bir öğüt. Bildiğimiz kadarıyla Türk milleti bu öğüdü pek takmamış. 1918’da yurdu yine işgal edilmiş. Şansı yaver gitmiş milletin. M. KEMAL gibi bir evladı varmış. Ulusunu ikinci defa Ergenekon’dan çıkarmış.
Unutmak, okuyup-yazmamak konar-göçerlere özgü bir davranıştır, eleştirecek bir yanı da yoktur ama her zaman bir kurtarıcı da yoktur.



0 yorum:

 

Pazarköy